|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
|
|
ANAYASA MAHKEMESİ
|
|
|
|
|
|
GENEL KURUL
|
|
|
|
KARAR
|
|
|
|
İSMAİL YİĞİT BAŞVURUSU
|
|
(Başvuru Numarası: 2021/57086)
|
|
|
|
Karar Tarihi: 31/7/2025
|
|
R.G. Tarih ve Sayı: 30/12/2025 - 33123
|
|
|
|
GENEL KURUL
|
|
|
|
KARAR
|
|
Başkan
|
:
|
Kadir ÖZKAYA
|
|
Başkanvekili
|
:
|
Hasan Tahsin GÖKCAN
|
|
Başkanvekili
|
:
|
Basri BAĞCI
|
|
Üyeler
|
:
|
Engin YILDIRIM
|
|
|
|
Rıdvan GÜLEÇ
|
|
|
|
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
|
|
|
|
Yıldız SEFERİNOĞLU
|
|
|
|
Selahaddin MENTEŞ
|
|
|
|
İrfan FİDAN
|
|
|
|
Kenan YAŞAR
|
|
|
|
Muhterem İNCE
|
|
|
|
Yılmaz AKÇİL
|
|
|
|
Ömer ÇINAR
|
|
|
|
Metin KIRATLI
|
|
Raportör
|
:
|
Şeyda Nur ÜN
|
|
Başvurucu
|
:
|
İsmail YİĞİT
|
I. BAŞVURUNUN
KONUSU
1. Başvuru, ceza infaz kurumunda televizyon yayınlarından
yararlanma hakkının kısıtlanması nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği
iddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 23/11/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca
başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından
yapılmasına karar verilmiştir.
3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet
Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.
Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.
4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından
incelenmesine karar vermiştir.
III. OLAY VE
OLGULAR
5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle
olaylar özetle şöyledir:
6. Başvurucu, olayların yaşandığı dönemde anayasal düzeni
ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve diğer bazı suçlardan Düzce T Tipi Kapalı
Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) hükümlü olarak bulunmaktadır.
7. Başvurucu 10/8/2021 tarihinde Ceza İnfaz Kurumu
idaresine bir dilekçe yazmış; dilekçesinde dört yıldır şifahen televizyon
yayınlarını izleme talebinde bulunduğunu ancak kendisine herhangi bir gerekçe
belirtilmeksizin söz konusu hakkın verilmediğini, bu nedenle Ceza İnfaz
Kurumundan televizyon yayınlarından yararlanmayı talep ettiğini belirtmiştir.
Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu (İdare ve Gözlem Kurulu/Kurul)
10/8/2021 tarihinde aldığı kararla başvurucunun talebini reddetmiştir. İdare ve
Gözlem Kurulu gerekçesinde 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik
Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 67. maddesinin (4) numaralı fıkrası ile
20/3/2006 tarihli ve 2006/10218 sayılı mülga Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi
ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün (İnfaz Tüzüğü) 90.
maddesine atıfla talebi reddettiğini belirtmiştir.
8. Başvurucu, anılan karara karşı Düzce İnfaz Hâkimliğine
(İnfaz Hâkimliği) şikâyette bulunmuştur. İnfaz Hâkimliği 6/9/2021 tarihinde
başvurucunun şikâyetinin kabulü ile İdare ve Gözlem Kurulu kararının iptaline,
talebin yeniden değerlendirilmesi için kararın bir örneğinin Ceza İnfaz
Kurumuna gönderilmesine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı
şöyledir:
"5275 Sayılı Yasanın hükümlünün
radyo, televizyon yayınları ile internet olanaklarından yararlanma hakkını
düzenleyen 67. maddesinde hükümlü, ceza infaz kurumlarında merkezî yayın
sistemi bulunduğu takdirde bu sisteme bağlı olarak radyo ve televizyon
yayınlarını izleme hakkına sahip olduğu, merkezî yayın sistemi bulunmayan
kurumlarda, yararlı olmayan yayınların izlenmesini ve dinlenmesini engelleyecek
önlemler alınmak suretiyle bağımsız anten kullanılarak televizyon ve radyo
izlenmesine ve dinlenmesine izin verilebileceği, bu cihazlar, bedeli kendisi
tarafından ödenmek koşuluyla hükümlü adına kurumca satın alınabileceği,
dışarıdan gelenler tarafından getirilen radyo, televizyon ve bilgisayarlar[ın] kuruma alınamayacağı, bu haklar[ın]
tehlikeli hâlde bulunan veya örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabileceği
düzenlenmekte olup, hükümlü hakkında verilen İdare ve Gözlem Kurulu Kararında
hükümlünün radyo ve televizyon hakkının ne kadar süre ile kısıtlandığının
belirtilmediği, hükümlü-tutuklu hakkının televizyon ve radyo hakkının tamamen
yasaklanması yönünde bir düzenleme bulunmadığı anlaşılmakla, itirazın kabulü
ile, hükümlü-tutuklunun radyo ve televizyon yayınlarından yararlanma hakkının
ne kadar süre ile kısıtlandığına ilişkin bir belirleme yapılması suretiyle bu
hususta yeniden İdare ve Gözlem Kurulu kararı alınması gerektiği... [sonucuna
varılmıştır.]"
9. İnfaz Hâkimliğinin anılan kararı üzerine İdare ve
Gözlem Kurulu 16/9/2021 tarihinde, 5275 sayılı Kanun'un 67. maddesinin (4)
numaralı fıkrası ve İnfaz Tüzüğü'nün 90. maddesine atıf yaparak başvurucunun
televizyon yayınlarından yararlanmasının 1 yıl süreyle kısıtlanmasına karar
vermiştir.
10. Başvurucu, anılan karara karşı İnfaz Hâkimliğine
yeniden şikâyette bulunmuştur. İnfaz Hâkimliği 18/10/2021 tarihinde
başvurucunun şikâyetinin reddine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili
kısmı şöyledir:
"5275 Sayılı Yasanın hükümlünün
radyo, televizyon yayınları ile internet olanaklarından yararlanma hakkını
düzenleyen 67. maddesinde hükümlü, ceza infaz kurumlarında merkezî yayın
sistemi bulunduğu takdirde bu sisteme bağlı olarak radyo ve televizyon
yayınlarını izleme hakkına sahip olduğu, merkezî yayın sistemi bulunmayan
kurumlarda, yararlı olmayan yayınların izlenmesini ve dinlenmesini engelleyecek
önlemler alınmak suretiyle bağımsız anten kullanılarak televizyon ve radyo
izlenmesine ve dinlenmesine izin verilebileceği, bu cihazlar, bedeli kendisi
tarafından ödenmek koşuluyla hükümlü adına kurumca satın alınabileceği,
dışarıdan gelenler tarafından getirilen radyo, televizyon ve bilgisayarlar[ın] kuruma alınamayacağı, bu
hakların 5275 sayılı Yasanın 67'inci maddesindeki 'tehlikeli hâlde bulunan veya
örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir.' şeklindeki düzenlemelere
istinaden kısıtlanabileceği, aynı doğrultudaki Yargıtay 1. Ceza Dairesinin
16.11.2020 tarihli ve 2018/2200E-2020/2848K sayılı ilamındaki içtihatları
uyarınca 'ceza infaz kurumlarında barındırılan özellikle terör suçlarından
hükümlü ve tutukluların dışarıyla olan örgütsel bağlarının takip edilmesi,
örgütsel haberleşme, talimat alma ve verme gibi güvenlik zafiyeti oluşturacak
eylemlerin önlenmesi amacıyla radyo yayınlarından yararlanma hakkının kanunla
sınırlanmasının mümkün olduğu cihetle' kısıtlanabileceği, bu hakların 5275
sayılı Yasanın 67'inci maddesindeki 'kısıtlanabilir' hükmü karşısında tamamen
yasaklanmasının açıkça Yasaya aykırılık teşkil edeceği, Hakimliğimizin
06.09.2021 tarihli 2021/3503E-3613K sayılı ilamıyla kısıtlama süresi
belirtilmediği gerekçesiyle daha önceki itiraz konusu idare ve gözlem kurulu
kararının kaldırılmasına karar verilmiş olduğu, halihazırdaki itiraz konusu
gözlem kurulu kararında ise kısıtlama süresinin açıkça gösterilmiş olduğu,
tehlikeli hâlde bulunan veya örgüt mensubu hükümlüler bakımından televizyon
yayınlarından yararlanma hakkının kanunla sınırlandırılabileceği, cezaevi
asayişi ve güvenliğinin sağlanabilmesi bakımından sayılı suçlardan hüküm giymiş
hükümlüler için ölçülülük ilkesine uygun ve süresinin belirtilmesi suretiyle bu
hakların kısıtlanmasının Yasaya aykırılık teşkil etmediği, zorunlu bir ihtiyacın
karşılanmasına yönelik ve en son başvurulabilecek çare olması kaydıyla
kısıtlamanın amaca ve ölçülülük ilkesine uygun olduğu, tehlikeli hâlde bulunan
veya örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabileceği düzenle[n]mesi
ile emsal Yargıtay içtihatları uyarınca hükümlü hakkında verilen İdare ve
Gözlem Kurulu Kararının usul ve yasaya uygun olduğu görülmekle itirazın
reddine..."
11. Başvurucu, İnfaz Hâkimliği kararına itiraz etmiştir.
İtirazı inceleyen Düzce 1. Ağır Ceza Mahkemesi (Ağır Ceza Mahkemesi) 5/11/2021
tarihinde İnfaz Hâkimliği kararında usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmadığını
belirterek başvurucunun itirazını kesin olarak reddetmiştir.
12. Başvurucu, nihai kararı 13/11/2021 tarihinde
öğrendikten sonra 23/11/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
IV. İLGİLİ
HUKUK
13. 5275 sayılı Kanun'un "Hükümlünün radyo,
televizyon yayınları ile internet olanaklarından yararlanma hakkı" başlıklı
67. maddesi şöyledir:
"(1) Hükümlü, ceza infaz
kurumlarında merkezî yayın sistemi bulunduğu takdirde bu sisteme bağlı olarak
radyo ve televizyon yayınlarını izleme hakkına sahiptir.
(2) Merkezî yayın sistemi bulunmayan
kurumlarda, yararlı olmayan yayınların izlenmesini ve dinlenmesini engelleyecek
önlemler alınmak suretiyle bağımsız anten kullanılarak televizyon ve radyo
izlenmesine ve dinlenmesine izin verilir. Bu cihazlar, bedeli kendisi
tarafından ödenmek koşuluyla hükümlü adına kurumca satın alınır. Her ne biçimde
olursa olsun dışardan gelenler tarafından getirilen radyo, televizyon ve
bilgisayarlar kuruma alınmaz.
(3) Kapalı ve açık ceza infaz kurumları
ile çocuk eğitim evlerinde ancak, eğitim ve iyileştirme programları
çerçevesinde kurum yönetimince belirlenen yerlerde görsel ve işitsel eğitim
araç ve gereçlerinin kullanımına izin verilebilir. Eğitim ve iyileştirme
programları gerekli kıldığı takdirde denetim altında internetten
yararlanılabilir. Hükümlü, odasında bilgisayar bulunduramaz. Ancak, Adalet
Bakanlığının uygun görmesi hâlinde eğitim ve kültürel amaçlı olarak
bilgisayarın ceza infaz kurumuna alınmasına izin verilebilir.
(4) Bu haklar, tehlikeli hâlde bulunan
veya örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir."
14. 5275 sayılı Kanun'un 67. maddesinin gerekçesi
şöyledir:
"Birleşmiş Milletler Hükümlülerin
İyileştirilmesi İçin Asgari Standart Kurallarının 39 uncu maddesi, hükümlülerin
radyo dinlemeleri, konferansları veya kurum idaresinin çıkardığı veya
denetlediği benzeri araçları izlemeleri sağlanarak, önemli haberler hakkında
düzenli olarak bilgi sahibi olabilmelerini öngörmüştür.
Hükümlülerin ve ailelerinin menfaatleri,
yakınları ve dış dünya ile geliştirici ilişkilerini muhafaza etmeyi ve
kuvvetlendirmeyi gerektirmekte ve bu keyfîyet, eğitim ve iyileştirme
amaçlarından birini oluşturmaktadır.
Nitekim, Avrupa Cezaevi Kurallarının 'Dış
Dünya ile Temas' başlığını taşıyan bölümün 45 inci maddesi, hükümlülere
idarenin izin verdiği veya kontrol ettiği gazeteleri, dergileri ve diğer
yayınları okuyarak, radyo ve televizyon yayınları ile konferans ve benzeri
yollarla düzenli olarak bilgi edinmesine izin verilmesini tavsiye etmektedir.
Bu tavsiyelerin ışığında düzenlenen
maddeyle, ilke olarak, hükümlüler, merkezî yayın sistemi varsa bu sisteme bağlı
olarak radyo ve televizyon yayınlarını izleyebileceklerdir. Merkezî yayın
sistemi bulunmayan kurumlarda, bağımsız anten kullanılarak televizyon ve radyo
yayınlarının izlenmesine izin verilebilecektir. Ancak bu durumda, maksat
yönünden zararlı olabilecek yayınların izlenmesini ve dinlenmesini engelleyecek
tedbirler alınacaktır. Örneğin, yalnızca TRT yayınlarını izleyebilecek şekilde
cihazlar kullanılacak veya antende teknik değişiklik yapılabilecektir."
15. Mülga İnfaz Tüzüğü'nün "Hükümlünün radyo,
televizyon yayınları ile internet olanaklarından yararlanma hakkı" başlıklı
90. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"...
(2) Merkezî yayın sistemi bulunmayan
kurumlarda, yararlı olmayan yayınların izlenmesini ve dinlenmesini engelleyecek
önlemler alınmak suretiyle bağımsız anten kullanılarak televizyon ve radyo
izlenmesine ve dinlenmesine izin verilir. Bu cihazlar, bedeli kendisi
tarafından ödenmek koşuluyla hükümlü adına kurumca satın alınır. Her ne biçimde
olursa olsun dışardan gelenler tarafından getirilen radyo, televizyon ve
bilgisayarlar kuruma alınmaz.
...
(4) Bu haklar, idare ve gözlem kurulu
kararı ile tehlikeli hükümlü oldukları saptananlar veya örgüt mensubu
hükümlüler bakımından kısıtlanabilir.
..."
V. İNCELEME VE
GEREKÇE
16. Anayasa Mahkemesinin 31/7/2025 tarihinde yapmış
olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Adli Yardım
Talebi Yönünden
17. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Şerif Ay ([2. B.],
B. No: 2012/1181, 17/9/2013) kararında belirtilen ilkeler dikkate alınarak
geçimini önemli ölçüde güçleştirmeksizin yargılama giderlerini ödeme gücünden
yoksun olduğu anlaşılan başvurucunun açıkça dayanaktan yoksun olmayan adli
yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir.
B. İfade
Özgürlüğünün İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucunun
İddiaları ve Bakanlık Görüşü
18. Başvurucu; beş yıldır Ceza İnfaz Kurumunda
bulunduğunu, dört yıl boyunca birçok kez talep etmesine rağmen herhangi bir
gerekçe belirtilmeksizin televizyon yayınlarını izleme imkânı verilmediğini,
Ceza İnfaz Kurumuna dilekçe yazarak bu hususta talepte bulunduğunu ancak
talebinin yalnızca kanun maddelerine atıfla reddedildiğini ileri sürmüştür.
İnfaz Hâkimliğinin lehe kararı sonrasında bu kez de Ceza İnfaz Kurumu
tarafından bir yıl boyunca televizyon yayınlarını izleme imkânına yönelik
kısıtlama kararı verildiğini ve kararda herhangi bir gerekçe belirtilmeksizin
mevzuata atıfla yetinildiğini, bu karara karşı yaptığı şikâyetin de yine somut
bir gerekçe belirtilmeksizin reddedildiğini ifade etmiştir. Beş yıldır
süregelen bir yasaklamanın artık bir cezaya dönüştüğünü, hiçbir şekilde
tehlikeli hükümlü olmadığını, herhangi bir disiplin cezası bulunmadığını, bu
nedenle televizyon yayınlarından yararlanma hakkına getirilen kısıtlamanın
hukuka uygun olmadığını belirtmiştir.
19. Bakanlık görüşünde; mevcut başvuruda başvurucunun
ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine yönelik şikâyetleri incelenirken Anayasa
Mahkemesi tarafından yapılacak incelemede, Anayasa ve mevzuat hükümleri
doğrultusunda somut olayın kendine özgü koşullarının gözönüne alınması
gerektiği belirtilmiştir.
20. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı -genel
hatlarıyla- başvuru formunda belirttiği iddialarını yinelemiştir.
2. Değerlendirme
21. Anayasa Mahkemesi daha önce verdiği birçok kararında,
tutuklu ve hükümlülerin televizyon yayınlarını izleme taleplerinin
reddedilmesini ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmiştir (ilgili kararlar
için bkz. Muhittin Pirinççioğlu [1. B.], B. No: 2014/4397, 21/9/2016, §
20; Erdener Demirel ve Feki Roni Temizyüz [2. B.], B. No: 2014/13310,
18/7/2018, § 19). Söz konusu kararlar çerçevesinde, bir ceza infaz kurumunda
hükümlü olarak bulunan başvurucunun televizyon yayınlarından yararlanma
hakkının engellenmesinin haber veya fikir alma özgürlüğü, dolayısıyla ifade
özgürlüğü kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
22. Anayasa'nın "Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti" başlıklı 26. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini
söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve
yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın
haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar...
Bu hürriyetlerin kullanılması, ... kamu
düzeni[nin], ...
korunması ... amaçlarıyla sınırlanabilir.
..."
a. Kabul
Edilebilirlik Yönünden
23. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul
edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı
anlaşılan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir
olduğuna karar verilmesi gerekir.
b. Esas
Yönünden
i. Müdahalenin
Varlığı
24. Başvurucunun televizyon yayınlarını izleme imkânının
engellenmesiyle ifade özgürlüğüne bir müdahalede bulunulmuştur.
ii. Müdahalenin
İhlal Oluşturup Oluşturmadığı
25. Yukarıda anılan müdahale, Anayasa'nın 13. maddesinde
belirtilen koşulları yerine getirmediği müddetçe Anayasa'nın 26. maddesinin
ihlalini teşkil edecektir. Anayasa'nın 13. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Temel hak ve hürriyetler, ...
yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve
ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, ... demokratik toplum düzeninin
... gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."
26. Bu sebeple müdahalenin Anayasa'nın 13. maddesinde
öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanunlar tarafından öngörülme,
Anayasa'nın ilgili maddesinde belirtilen nedenlere dayanma ve demokratik toplum
düzeninin gereklerine uygunluk koşullarını sağlayıp sağlamadığının belirlenmesi
gerekir.
(1) Kanunilik
27. Mevcut başvuru yönünden öncelikle müdahalenin
kanunlar tarafından öngörülme şartını sağlayıp sağlamadığının değerlendirilmesi
gerekmektedir.
28. Temel hak ve özgürlüklere bir müdahale söz konusu
olduğunda Anayasa'nın 13. maddesinin emredici hükmü gereğince öncelikle tespiti
gereken husus, müdahaleye yetki veren bir kanun hükmünün mevcut olup
olmadığıdır. Anayasa'nın 26. maddesi kapsamında korunan bir hakka yapılan
müdahalenin kanunilik şartını sağladığının kabul edilebilmesi için Anayasa'nın
26. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca söz konusu müdahalenin kanuni bir
dayanağının bulunması zorunludur (kanunilik şartına başka bağlamlarda dikkat
çeken kararlar için bkz. Tuğba Arslan [GK], B. No: 2014/256, 25/6/2014,
§ 82; Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş. [GK], B. No: 2014/19270,
11/7/2019, § 35; Sevim Akat Eşki [1. B.], B. No: 2013/2187, 19/12/2013,
§ 36; Hayriye Özdemir [2. B.], B. No: 2013/3434, 25/6/2015, §§ 56-61).
29. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında
kanunilik ölçütü ilk olarak şeklî bir kanunun varlığını gerekli kılar (Tuğba
Arslan, § 96). Bir yasama işlemi olarak kanun Türkiye Büyük Millet
Meclisinin (TBMM) iradesinin ürünüdür ve TBMM tarafından Anayasa'da öngörülen
kanun yapma usullerine uyularak yapılan işlemlerdir. Bu anlayış temel hak ve
özgürlükler alanında önemli bir güvence sağlar (Eğitim ve Bilim Emekçileri
Sendikası ve diğerleri [GK], B. No: 2014/920, 25/5/2017, § 54; Halk
Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş., § 36). Bu kapsamda 5275 sayılı
Kanun'un 67. maddesinin (4) numaralı fıkrasında düzenleme altına alınan kuralın
şeklî anlamda bir kanun olduğu görülmektedir.
30. Fakat kanunilik ölçütü aynı zamanda maddi bir içeriği
de gerektirir ve bu noktada kanunun niteliği önem kazanır (Tuğba Arslan,
§ 97). Bu anlamıyla kanunilik ölçütü, sınırlamaya ilişkin kuralın erişilebilirliği
ve öngörülebilirliği ile kesinliğini ifade eden belirliliğini
garanti altına alır (Metin Bayyar ve Halkın Kurtuluş Partisi [GK], B.
No: 2014/15220, 4/6/2015, § 56; Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve
diğerleri, § 55; Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş., § 37).
31. Belirlilik, bir kuralın keyfîliğe yol açmayacak bir
içerikte olmasını ifade eder. Temel hakların sınırlandırılmasına ilişkin kanuni
düzenlemenin içerik, amaç ve kapsam bakımından belirli ve muhataplarının
hukuksal durumlarını algılayabilecekleri açıklıkta olması gerekir. Bu ilkeye
göre yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir
duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve
uygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı
koruyucu birtakım güvenceler içermesi gereklidir. Bir kanuni düzenlemede hangi
davranış veya olgulara hangi hukuksal sonuçların bağlanacağı ve bu bağlamda
kamusal makamlar için nasıl bir müdahale yetkisinin doğacağı belirli bir
kesinlik ölçüsünde ortaya konmalıdır. Bu durumda bireylerin hak ve
yükümlülüklerini öngörerek davranışlarını bu doğrultuda tanzim etmeleri
olanaklı hâle gelebilir. Böylece hukuk güvenliği sağlanarak kamu gücünü
kullanan organların keyfî davranışlarının önüne geçilmiş olur (Hayriye
Özdemir, §§ 56, 57; Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve diğerleri,
§ 56; Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş., § 38; norm denetimine
ilişkin kararlarda belirliliğe ilişkin açıklamalar için çok sayıda karar
arasından bkz. AYM, E.2009/51, K.2010/73, 20/5/2010; E.2011/18, K.2012/53,
11/4/2012).
32. O hâlde bu aşamada Anayasa Mahkemesince yapılması
gereken, ceza infaz kurumunda bulunan başvurucunun televizyon yayınlarından
yararlanma hakkının engellenmesine yönelik ileri sürülen kanun hükümlerinin
Anayasa'nın 13. maddesinin aradığı anlamda kamu gücünü kullanan organların
keyfî davranışlarının önüne geçen ve kişilerin hukuku bilmelerine yardımcı
olacak erişilebilir, öngörülebilir ve kesin nitelikte bir kanun hükmü olup
olmadığının değerlendirilmesinden ibarettir (Tuğba Arslan, § 91; Sara
Akgül [GK], B. No: 2015/269, 22/11/2018, § 110).
33. Somut olayda başvurucu, şifahen talep etmesine karşın
dört yıl boyunca kendisine televizyon yayınlarını izleme imkânı verilmediğini,
akabinde Ceza İnfaz Kurumuna dilekçe yazarak bu imkândan faydalanmak istediğini
belirtmiştir. Ceza İnfaz Kurumu ise ilgili mevzuata atıf yaparak başvurucunun
talebini reddetmiştir. Başvurucunun Ceza İnfaz Kurumu kararına karşı şikâyetini
inceleyen İnfaz Hâkimliği ilk kararında televizyon yayınlarından yararlanmanın
süresiz olarak yasaklanamayacağını ancak kısıtlanabileceğini belirterek
başvurucunun şikâyetinin kabulüne karar vermiştir. Bu karar sonrasında Ceza
İnfaz Kurumu, yeniden bir karar almış ve başvurucunun televizyon yayınlarından
yararlanmasının bir yıl boyunca kısıtlanmasına karar vermiştir. Başvurucunun bu
kararı da şikâyet etmesi üzerine İnfaz Hâkimliği kısıtlamanın hukuka uygun
olduğu gerekçesiyle şikâyetin reddine karar vermiş, Ağır Ceza Mahkemesi ise
daha fazla bir gerekçe belirtmeksizin İnfaz Hâkimliğinin kararına karşı yapılan
itirazı reddetmiştir.
34. Bu kapsamda Ceza İnfaz Kurumu ve İnfaz Hâkimliği,
başvurucunun televizyon yayınlarından yararlanma talebinin reddine ilişkin
kararlarını 5275 sayılı Kanun'un 67. maddesinin (4) numaralı fıkrası ile bu
maddeyle bağlantılı tüzük hükümlerine dayandırmıştır.
35. Kural olarak 5275 sayılı Kanun'un 67. maddesi
gereğince mahpusların ceza infaz kurumlarında merkezî yayın sistemi bulunduğu
takdirde bu sisteme bağlı olarak radyo ve televizyon yayınlarından yararlanma
imkânı bulunmaktadır. Merkezî yayın sistemi bulunmayan kurumlarda ise yararlı
olmayan yayınların izlenmesini ve dinlenmesini engelleyecek önlemler alınmak
suretiyle mahpusların bağımsız anten kullanarak televizyon ve radyo
izlemesine/dinlemesine izin verilmektedir. Bu cihazlar, bedeli kendisi
tarafından ödenmek koşuluyla mahpuslar adına kurumca da satın alınabilir.
36. Ancak anılan Kanun'un 67. maddesinin (4) numaralı
fıkrası; söz konusu imkânın tehlikeli hâlde bulunan veya örgüt mensubu
mahpuslar yönünden kısıtlanabileceğini düzenlemektir. Bununla birlikte anılan
düzenlemede; televizyon yayınlarından yararlanma imkânının tehlikeli hâlde
bulunan veya örgüt mensubu mahpuslar yönünden yalnızca kısıtlanabileceği
belirtilmekle yetinilmiş olup söz konusu kısıtlamanın hangi durumlarda, ne
sebeplerle, ne kadar süreyle ve nasıl yapılabileceğine dair belirlilik ve
öngörülebilirlik sağlayacak herhangi bir kıstas ya da ölçüt getirilmemiştir.
Şüphesiz ceza infaz kurumunda bulunmanın kaçınılmaz sonucu olarak suçun
önlenmesi ve disiplinin sağlanması gibi kurumda güvenliğin ve düzenin
korunmasına yönelik kabul edilebilir gerekliliklerin olması durumunda
mahpusların televizyon yayınlarından yararlanma hakkına kısıtlama
getirilebilmesi mümkündür. Ancak buradan ceza infaz kurumlarınca yapılacak
belirli bir iletişim aracına getirilen kısıtlamaya ilişkin idari
tasarrufların tamamen keyfîliğe açık olduğu sonucu da çıkarılamaz. 5275 sayılı
Kanun'un 67. maddesinin (4) numaralı fıkrasında ise söz konusu kısıtlamaya
ilişkin olarak yukarıda belirtildiği şekilde belirlilik ve öngörülebilirliği
sağlayacak herhangi bir kıstas ya da ölçüt getirilmediğinden anılan
düzenlemenin ceza infaz kurumu idarelerine televizyon yayınlarından yararlanma
hakkının kısıtlanması konusunda çerçevesi çizilmemiş bir yetki tanıdığı
görülmektedir.
37. Bu bağlamda müdahalenin kanuni temelini oluşturduğu
değerlendirilen söz konusu düzenlemenin hem mahpuslar hem de ceza infaz kurumu
idareleri yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde
açık, net, belirli ve öngörülebilir olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.
Sonuç olarak 5275 sayılı Kanun'un 67. maddesinin (4) numaralı fıkrasının
tehlikeli hâli bulunan veya örgüt mensubu mahpuslar yönünden radyo ve
televizyon yayınlarından yararlanma hakkının kısıtlanmasına ilişkin olarak
belirli ve öngörülebilir içerikte olmadığı, bu hâliyle somut olayda
başvurucunun televizyon yayınlarından yararlanma talebinin reddi yoluyla ifade
özgürlüğüne yapılan müdahalenin kanuni dayanağının bulunmadığı sonucuna
varılmıştır.
38. Başvuruya konu müdahalenin kanunilik koşulunu
sağlamadığı anlaşılmakla birlikte bir kanuni düzenleme yapılsa bile ifade
özgürlüğüne yönelik bir müdahale açısından keyfîliğe engel olacak hukuki
güvencelerin sağlanması gerekir. Bu kapsamda televizyon yayınlarından
yararlanma hakkına ilişkin olarak hükümlü ve tutukluların tehlikeli hâli
bulunması veya örgüt mensubu olmasının başkaca bir değerlendirme yapılmaksızın
kısıtlamaya dayanak oluşturamaması ve söz konusu hakkın kısıtlanmasına yönelik
gerekçelerin içeriğinin keyfîliğe engel olacak mahiyette olmasına ilişkin
hususların "Demokratik Toplum Düzeninin Gereklerine Uygunluk" başlığı
altında değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.
(2) Meşru Amaç
39. Eldeki başvuruya konu olayda başvurucunun ifade
özgürlüğüne yapılan müdahalenin amacının Ceza İnfaz Kurumunun düzenini ve
güvenliğini sağlamak olduğu, bu bağlamda kamu düzeninin sağlanmasına yönelik
önlemlerin bir parçası olduğu, bu itibarla meşru bir amaç taşıdığı sonucuna
varılmıştır.
(3) Demokratik
Toplum Düzeninin Gereklerine Uygunluk
40. Temel hak ve özgürlüklere yönelik bir müdahalenin
demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için
zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve orantılı bir müdahale olması
gerekir (Bekir Coşkun [GK], B. No: 2014/12151, 4/6/2015, §§ 53-55; Mehmet
Ali Aydın [GK], B. No: 2013/9343, 4/6/2015, §§ 70-72; Ferhat Üstündağ
[1. B.], B. No: 2014/15428, 17/7/2018, § 45).
41. Hükümlü ve tutuklular, Anayasa'nın ve Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) ortak alanı kapsamında kalan temel hak ve
hürriyetlerin tamamına kural olarak sahiptir (Mehmet Reşit Arslan ve
diğerleri [2. B.], B. No: 2013/583, 10/12/2014, § 65). Bu bağlamda hükümlü
ve tutukluların ifade özgürlüğünün de Anayasa ve Sözleşme kapsamında koruma
altında olduğu konusunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır (Murat Karayel (5) [2.
B.], B. No: 2013/6223, 7/1/2016, § 27). Bununla birlikte ifade özgürlüğü mutlak
bir hak değildir ve Anayasa'nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen
sebeplerle sınırlanabilir. Bu bağlamda ceza infaz kurumunda bulunmanın
kaçınılmaz sonucu olarak suçun önlenmesi ve disiplinin sağlanması gibi kurumda
güvenliğin ve düzenin korunmasına yönelik kabul edilebilir gerekliliklerin
olması durumunda mahpusların sahip olduğu haklara sınırlama getirilebilecektir
(Murat Karayel (5), § 29).
42. Anayasa Mahkemesi, bir ceza infaz kurumunda bulunan
mahpusların bilgisayar veya bu gibi bazı araçlara erişimi konusunda ceza infaz
kurumlarının geniş bir takdir yetkisi bulunduğunu kabul etmiştir. Bu bağlamda
ceza infaz kurumu idaresinin mahpusların kendi araçlarını bulundurmaları ve
kullanmaları da dâhil olmak üzere teknik bazı araçlara ilişkin düzenlemeler
yapması, bunları organize etmesi ve ceza infaz kurumu şartlarına göre
denetlemesi mümkündür. Bu takdir yetkisi işin teknik boyutu, devletin
olanakları, kurumların imkân ve kapasitesi ile infaz hukukunun gereklilikleri
gibi koşullarla da bağlantılıdır (Abdulmenaf Osman [1. B.], B. No:
2015/5483, 10/5/2018, § 15). Bu doğrultuda anılan ilkeler, hükümlü ve
tutukluların televizyon imkânından yararlanma talebi yönünden de geçerlidir (Murat
Gösterit [2. B.], B. No: 2019/9396, 27/2/2024, § 31).
43. Başvurucu, televizyon yayınlarını izleme imkânı
verilmemesini şikâyet konusu yapmıştır. Daha önce de vurgulandığı üzere ceza
infaz kurumunda bulunmanın kaçınılmaz sonucu olarak suçun önlenmesi ve
disiplinin sağlanması gibi güvenliğin ve düzenin korunmasına yönelik kabul
edilebilir gerekliliklerin olması durumunda başvurucunun televizyon
yayınlarından yararlanmasına kısıtlama getirilebilecektir. Öte yandan
Anayasa'nın ve ilgili mevzuatın mahpusların haber veya fikir alma özgürlüğüne
ilişkin olarak belli bir iletişim aracını güvence altına aldığı da söylenemez.
Bunun sonucu olarak mahpusların bilgiye ulaşmasını anlamsız ve imkânsız hâle
getirmeyen münferit uygulamalar konusunda ceza infaz kurumlarının geniş bir
takdir yetkisinin olduğu vurgulanmalıdır (Murat Gösterit, § 32) .
44. Bununla birlikte ceza infaz kurumlarınca yapılacak
belirli bir iletişim aracına getirilen kısıtlamaya ilişkin idari tasarrufların
tamamen denetimsiz olduğu, diğer bir ifadeyle keyfîliğe açık olduğu sonucu da
çıkarılamaz. Dolayısıyla mevcut başvurudaki gibi ifade özgürlüğüne yapılan
müdahalelerde kurumların ve yargı mercilerinin belirli bir iletişim aracına getirilen
kısıtlamaya ilişkin uygulamaların ceza infaz kurumunun asayişi ve güvenliği
için gerekli olduğunu değerlendirmeleri ve bunu -özellikle yargı makamlarının-
ilgili ve yeterli bir gerekçeyle açıklamaları gerekir. Bu doğrultuda
mahpusların ifade özgürlüğü kapsamında görülebilecek teknik bazı araçlara
kısıtlama getirilmesinden yakındıkları başvurularda Anayasa Mahkemesi, bilgiye
ulaşım için kullanılan teknik bir araca getirilen kısıtlama konusunda idarenin
ve yargı mercilerinin sahip oldukları takdir yetkisinin meşru bir temeli
olmaksızın ayrımcı bir nedenle, öngörülemez ya da keyfî olarak kullanılıp
kullanılmadığını denetleyecektir (bazı farklılıklarla birlikte bkz. Murat
Gösterit, § 33).
45. Somut olayda başvurucu, Ceza İnfaz Kurumuna dilekçe
yazarak televizyon yayınlarından yararlanmayı talep etmiş; Ceza İnfaz Kurumu
ise yalnızca ilgili mevzuata atıf yaparak başvurucunun talebini reddetmiştir.
46. 5275 sayılı Kanun'un 67. maddesinin (4) numaralı
fıkrası, tehlikeli statüsünde bulunan veya örgüt mensubu olan hükümlüler
yönünden televizyon yayınlarından yararlanmanın otomatik olarak kısıtlanmasını
değil sadece kısıtlanabilmesini düzenlemektedir. Bu durumda bir mahpusun
televizyon yayınlarından yararlanmasına kısıtlama getirilebilmesine yönelik
olarak ceza infaz kurumlarına bir takdir yetkisi verildiği görülmektedir. Ancak
bu takdir yetkisinin kullanımında keyfîlik olmaması gerekir. Bu nedenle
televizyon yayınlarından yararlanmaya kısıtlama getirilebilmesi için ceza infaz
kurumları tarafından mahpusun tehlikeli hâlde bulunduğunun (tehlike hâli
taşıyan tutuklu statüsünün kanuni dayanağı konusundaki değerlendirmeler için
bkz. C.T. [GK], B. No: 2019/31177, 17/4/2025) veya örgüt mensubu ise
buna ilişkin tespit ve gerekçelerin somut, ilgili ve yeterli bir şekilde ortaya
konulması, söz konusu gerekçeler nedeniyle mahpusa televizyon yayınlarından
yararlanma imkânı verilmesi hâlinde ceza infaz kurumu düzeni ve güvenliğinin
neden tehlikeye düşeceğinin açık şekilde belirtilmesi gerekir. Ayrıca Kanun'un
ilgili hükmü gereğince verilecek kısıtlama kararında televizyon yayınlarından
yararlanmanın hangi süreyle ve ne şekilde uygulanacağı gibi hususların da
belirtilmesi ve söz konusu kısıtlamanın pratikte yasaklamaya dönüşecek bir
nitelikte olmaması gerekir. Somut nedenlere dayanmaksızın, ilgili ve yeterli
bir gerekçe içermeksizin yalnızca ilgili mevzuata atıfla mahpusun tehlikeli
hâlde bulunduğunun veya örgüt mensubu olduğunun belirtilmesi kısıtlama kararı
verilmesi için tek başına yeterli olmayacaktır. Bu noktada ceza infaz kurumu
kararlarını denetleyen yargı mercileri de bu yöndeki kararları anılan tespitler
doğrultusunda incelemeli ve ceza infaz kurumlarının kısıtlama kararına ilişkin
takdir yetkilerini yerinde kullanıp kullanmadıklarını irdelemelidir.
47. Somut olayda ise başvurucunun televizyon
yayınlarından yararlanma talebine ilişkin olarak İdare ve Gözlem Kurulunca
verilen ilk kararın gerekçesine bakıldığında yalnızca 5275 sayılı Kanun'un 67.
maddesinin (4) numaralı fıkrasına atıfta bulunulduğu görülmektedir. İdare ve
Gözlem Kurulu kararında, ilgili mevzuatta belirtildiği şekliyle başvurucunun
tehlikeli hâlde bulunduğuna ya da örgüt mensubu olduğuna dair bir ayrıma
gidilmediği gibi tehlikeli hâlde bulunduğu ya da örgüt mensubu olduğunun kabul
edilmesi durumunda somut olarak hangi gerekçelerle bu kabule varıldığı ve bu
kabulün ceza infaz kurumu güvenliğini nasıl tehlikeye düşüreceği hususlarında
herhangi bir gerekçe gösterilmemiştir. Bu hâliyle Ceza İnfaz Kurumunun
başvurucunun hükümlü olarak bulunduğu suç tipini gözönüne almak suretiyle
otomatik olarak bu suç tipinin Kanun'un 67. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince
kısıtlamaya gerekçe oluşturduğunu kabul ettiği anlaşılmıştır.
48. İdare ve Gözlem Kurulunun anılan kararının İnfaz
Hâkimliği kararıyla kaldırılması üzerine yeniden karar alan Kurul, önceki
kararıyla benzer şekilde ve yalnızca ilgili mevzuata atıfla bu kez başvurucunun
televizyon yayınlarından yararlanmasının bir yıl boyunca kısıtlanmasına karar
vermiştir. Bununla birlikte Kurulun anılan kararında yukarıda anlatıldığı
şekliyle başvurucu özelinde ilgili ve yeterli bir gerekçe bulunmadığı görülmüş
ve kısıtlamanın süresinin neden bir yıl olarak belirlendiği anlaşılamamıştır.
Verilen kısıtlama kararının -önceki dört yıllık süre ile birlikte
değerlendirildiğinde- hangi gerekçe ile bir yıl olarak takdir edildiği
açıklanmamış ve anılan süre boyunca başvurucunun televizyon yayınlarından
yararlanma imkânından tamamen mahrum kalacağı dikkate alınmamıştır. Bu hâliyle
söz konusu kararın içeriği itibarıyla kısıtlamanın mahiyeti ve amacına uygun
düşmediği anlaşılmaktadır. İdare ve Gözlem Kurulunun anılan kararına karşı
şikâyet başvurusu üzerine şikâyeti değerlendiren İnfaz Hâkimliği de kısıtlama
süresinin belirtilmesini yeterli görmüş ve tehlikeli hâlde bulunan veya örgüt mensubu
olan hükümlüler için televizyon yayınlarından yararlanmanın belirli bir süre
kısıtlanmasının ölçülü olduğunu belirterek şikâyeti reddetmiştir.
49. Tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde
başvurucunun -dört yıl boyunca televizyon yayınlarını izleme imkânından
yararlanamadığı hususu da dikkate alındığında- söz konusu talebinin reddine
yönelik kararlarda yukarıda yer verilen tespitler uyarınca idare ve ilgili
yargı mercileri tarafından somut olaya özgü ilgili ve yeterli bir gerekçe
gösterilmediği görülmüş ve bu kapsamda müdahalenin zorunlu bir toplumsal
ihtiyacı karşılamadığı sonucuna varılmıştır. Bu hâliyle müdahalenin demokratik
bir toplumda gerekli olduğu söylenemez.
50. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 26. maddesinde
güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi
gerekir.
VI. GİDERİM
51. Başvurucu; ihlalin tespiti ve yeniden yargılama
yapılması ile 50.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
52. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B.
No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl
ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi
diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine
getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına
geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına işaret
etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506,
7/11/2019).
53. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal
edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan
kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski
hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır.
Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin
durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı
sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi
zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması
gerekmektedir (Mehmet Doğan, § 55).
54. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için
yapılması gerekenlere hükmedilmeden önce ihlalin kaynağının belirlenmesi
gerekir. Buna göre ihlal; idari eylem ve işlemlerden, yargısal işlemlerden veya
yasama işlemlerinden kaynaklanabilir. İhlalin kaynağının belirlenmesi uygun
giderim yolunun belirlenebilmesi bakımından önem taşımaktadır (Mehmet Doğan,
§ 57).
55. Buna göre ihlal, idari makamların veya yargı
mercilerinin Anayasa'ya uygun yorum yapmalarına imkân vermeyecek açıklıktaki
bir kanun hükmünü uygulamaları veya kanundaki belirsizlikler sebebiyle ortaya
çıkmışsa bu ihlal kanunun uygulanmasından değil doğrudan kanundan
kaynaklanmaktadır. Bu durumda söz konusu ihlalin bütün sonuçlarıyla
giderilebildiğinden söz edilebilmesi için ancak ihlale yol açan kanun hükmünün
ortadan kaldırılması veya ilgili hükmün yeni ihlallere yol açılmayacak bir
şekilde değiştirilmesi ya da yeni ihlallere yol açılmasının önüne geçilmesi
için belirsizliğin giderilmesi suretiyle giderilebilir (Y.T. [GK], B.
No: 2016/22418, 30/5/2019, § 68).
56. Somut olayda da ihlal kanundan kaynaklanmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin Hulusi Yılmaz ([GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022)
kararında, kanundan kaynaklandığının tespit edilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının
nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Buna göre
mevcut başvuru bakımından başvurucunun mağduriyetinin eski hâle getirme
ilkesi çerçevesinde giderilmesi Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası
ile30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesi uyarınca zorunludur. Bunun için ise
yukarıda değinildiği üzere mümkün olduğunca ihlalden önceki duruma dönülmesi
sağlanmalıdır. Aksi takdirde başvurucunun mağdur statüsü sona erdirilmemiş ve
ihlalin sonuçları giderilmemiş olur. Bu kapsamda ihlalden önceki duruma
dönülmesini temin etmek için ihlalin sonuçlarının gideriminin anılan maddeye
göre yeniden yargılama kapsamında sağlanıp sağlanmayacağı hususunun Anayasa'da
ve anılan Kanun'da yer alan hükümler çerçevesinde tartışılması gerekir (Hulusi
Yılmaz, § 62).
57. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı
fıkrasında ihlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan
kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedileceği hüküm altına alınmıştır.
Dolayısıyla bu madde, Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasına uygun olarak
ihlalin bütün sonuçlarıyla giderilerek önceki duruma dönülmesinin sağlanması
yetki ve görevini Anayasa Mahkemesine vermektedir. Diğer taraftan bu maddenin
(2) numaralı fıkrasında, ihlalin mahkeme kararından kaynaklanması durumunda
ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmak üzere
dosyanın ilgili mahkemeye gönderileceği belirtilmiştir. Bu bağlamda ihlalin
kanundan kaynaklandığı durumlarda yeniden yargılama yapılmasında hukuki bir
yarar olup olmadığı ihlalin sonuçlarının giderilmesini ilgilendiren bütün
Anayasa hükümleri birlikte dikkate alınarak belirlenmelidir (Hulusi Yılmaz,
§ 63).
58. Mevcut başvuruda İnfaz Hâkimliği ve Ağır Ceza
Mahkemesi, bireysel başvuru öncesi yapılan yargılama sırasında Anayasa'nın 152.
maddesi kapsamında bu davada uygulanan kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı
yönünde bir itiraz başvurusunda bulunmamıştır. Bununla birlikte yeniden
yapılacak yargılamada anılan Anayasa hükmü çerçevesinde davada uygulanacak
kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı yönünde itirazda bulunulabilmesi mümkün
görülmüştür (Hulusi Yılmaz, § 66).
59. Bu durumda eldeki başvuruda tespit edilen hak
ihlalinin ve sonuçlarının yukarıda belirtilen şekilde ortadan kaldırılması için
yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Bu kapsamda kararın
gönderildiği yargı merciinin yapması gereken, yeniden yargılama işlemlerini
başlatmak ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren,
ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar vermektir. Temel
haklara yönelik Anayasa'ya aykırı müdahalelere engel olamadığı Anayasa
Mahkemesince tespit edilmiş bir kanun hükmüne göre karar verilemeyeceği açık
olduğundan mahkeme; yeniden yapacağı yargılama sırasında Anayasa'nın 152.
maddesi kapsamında bu davada uygulanan kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı
yönünde Anayasa Mahkemesine itiraz başvurusunda bulunmalı yahut Anayasa'nın 90.
maddesinin son fıkrası hükmünü gözönünde bulundurarak milletlerarası anlaşma
hükümlerini esas almak suretiyle uyuşmazlığı çözmelidir.
Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu sonuca katılmamıştır.
60. Öte yandan ihlalin niteliği dikkate alınarak
başvurucuya net 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.
VII. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Adli yardım talebinin KABULÜNE,
B. İfade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın
KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,
C. Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade
özgürlüğünün İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,
D. Kararın bir örneğinin ifade özgürlüğünün ihlalinin
sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Düzce
İnfaz Hâkimliğine (E.2021/3874, K.2021/4039) GÖNDERİLMESİNE Yusuf Şevki
HAKYEMEZ'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
E. Başvurucuya net 10.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,
tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,
F. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine
ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına,
ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine
kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına
GÖNDERİLMESİNE 31/7/2025 tarihinde karar verildi.
KARŞIOY GEREKÇESİ
1. Ceza infaz kurumunda televizyondan yararlanmanın
kısıtlanması nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasıyla yapılan
başvuruda Mahkememiz çoğunluğunun başvurucunun Anayasa'nın 26. maddesinde
güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi
gerektiği şeklindeki kararına katılmaktayım. Bununla birlikte Mahkememiz
çoğunluğu giderim olarak “Kararın bir örneğinin ifade özgürlüğünün ihlalinin
sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Düzce
İnfaz Hâkimliğine gönderilmesine” karar vermiştir.
2. Bu dosyada ihlal, bireysel başvuruya konu uyuşmazlığın
esasını doğrudan ilgilendiren 5275 sayılı Kanun'un 67. maddesinin, tehlikeli
hâlde bulunan veya örgüt mensubu hükümlüler bakımından televizyon yayınlarından
yararlanmanın kısıtlanabileceğini öngören (4) numaralı fıkra hükmünden
kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki bu durumda ulaşılan ihlalin giderimi olarak
kanaatimizce bireysel başvuruya konu uyuşmazlıkta “uygulanacak kural”ın
Anayasa’ya aykırılığının değerlendirilmesine ilişkin hukuki zeminin tesisi
gerekmektedir.
3. Anayasa’nın 148. maddesi kapsamında Anayasa Mahkemesinin
sahip olduğu bireysel hak ihlallerini giderme yetkisi, 6216 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesiyle
bireysel başvuru kararları kapsamında tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının
ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedebilme yetkisine sahip
olmak şeklinde ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Bu minvalde ihlalin ve
sonuçlarının nasıl giderileceği hususunda -bireysel başvuru yetkisinin doğal
bir sonucu da olarak- Anayasa Mahkemesi yetkili kılınmıştır.
4. Bireysel başvuru inceleme görevi esnasında ihlale
neden olan kanun hükmünün çoğunluk kararında belirtilen yola ihtiyaç
duyulmadan, Anayasa’ya uygunluk denetiminin yapılması amacıyla Anayasa
Mahkemesi Genel Kurulunca gerçekleştirilecek olan norm denetimi yoluna
taşınması gerekmektedir.
5. Bu sayede ihlalin sonuçlarının giderilmesinin,
“Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” başlıklı
Anayasa’nın 152. maddesinin birinci fıkrasında “Bir davaya bakmakta olan
mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini
Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık
iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda
vereceği karara kadar davayı geri bırakır.” şeklinde tanımlanan itiraz
başvurusu yoluyla gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır.
6. Bu hüküm gereğince bireysel başvuru incelemelerinde
Anayasa Mahkemesi, ulaşılan ihlal sonucunun bireysel başvuruya konu
uyuşmazlıkta uygulanan açık kanun hükmünden kaynaklanması durumunda,
Anayasa’nın 152. maddesi gereğince “davaya bakmakta olan mahkeme” sıfatını
haiz olduğundan bu madde hükmü gereğince kuralı norm denetimi görevi yapacak
olan Anayasa Mahkemesi heyetinin incelemesine sunmalıdır.
7. Anayasa Mahkemesi de norm denetimi incelemesi
sonucunda Anayasa’ya aykırı olduğu sonucuna ulaşırsa –ki böyle bir durumda
bireysel başvuru incelemesinde Anayasa Mahkemesinin ihlalin kanunun açık
hükmünden kaynaklandığı biçimindeki bir kanaate ulaşması nedeniyle norm
denetiminde bu kuralın Anayasa’nın ifade özgürlüğü ile ilgili 26. maddesine
aykırı olduğu sonucuna ulaşması gerekecektir- bu durumda ihlalin kaynağı olan
kanun hükmü iptal edileceğinden, 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1)
numaralı fıkrası gereği olan asıl etkili giderim de böylece sağlanmış
olacaktır.
8. Bu yönü ile bakıldığında Anayasa Mahkemesi, ihlalin
giderimi bağlamında 50. maddede yer alan farklı seçeneklerden uygun
gördüklerini devreye sokabilmektedir. Bu minvalde ihlalin bizzat bireysel
başvuruya konu uyuşmazlığı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki
yapacak nitelikte olan kanun hükmünden kaynaklanması ve bahse konu kanun
hükmünün daha farklı bir sonuca ulaşmayı engelleyen açıklıkta bir düzenleme
içermesi durumunda artık bu hükmün norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesince
incelenmesi gerekir.
9. Bununla birlikte, burada ihlalin kanundan
kaynaklanması konusuyla ilgili olarak öncelikle bir hususun açıklığa
kavuşturulması gerekmektedir. Bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin kanundan
kaynaklandığı iki farklı durum söz konusu olabilmektedir. Birincisinde,
müdahalenin dayanağı olan güvenceli bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Bu durumda
bir anlamda eksik düzenleme hali söz konusudur. İkincisinde ise müdahalenin
dayanağı olarak açık bir kanun hükmü mevcuttur ve ihlal, derece mahkemelerince
yeniden yargılama yapılması durumunda farklı yönde karar çıkmasına imkan
vermeyen bu açık kanun hükmünden kaynaklanmaktadır. İşte burada giderim
yönünden ancak bu biçimde açık bir kanun hükmünün varlığı durumunda itiraz
yolunun çalıştırılması mümkündür. Eksik düzenlemeye dayalı bir kanunilik ihlali
söz konusu olduğu ve dolayısıyla ortada somut bir kural bulunmadığı durumlarda
ise giderim yönünden niteliği gereği itiraz yolunun çalıştırılması uygun
olmayacaktır.
10. Bireysel başvuru inceleme sürecinde uyuşmazlığın
esasını çözecek kuralda Anayasa’ya aykırılık olması durumunda öncelikle
vurgulamak gerekir ki Anayasa Mahkemesinin Anayasa’nın 152. maddesi kapsamında
bir yetki sorunu bulunmamaktadır. Bahse konu yetki, 6216 sayılı Kanun’un 50.
maddesinden ziyade Anayasa’nın 152. maddesinden kaynaklanmaktadır.
11. Bu konuda yetki ile ilgili şu temel ilkeye bakmak
konunun daha iyi kavranmasına da yardımcı olacaktır. Kamu hukukunda
“yetkisizlik asıl ve yetki istisna” olduğundan, kamusal yetki kullanan tüm
organ, kurum ve kişilerin sadece kendilerine açıkça verilen yetkiyi kullanma
imkanı bulunmaktadır. Yine bu ilkenin gereği olarak kullanılan yetkinin ya
Anayasa ya da kanunda öngörülmüş olması zorunludur. Verilmemiş bir yetkinin
hukuk sistemimizde içtihatla kabulü mümkün değildir.
12. Dolayısıyla, konumuz bağlamında açıklığa
kavuşturulması gereken asıl husus şudur: Bireysel başvuru incelemesi yapan
Anayasa Mahkemesinin, ihlale yol açan kanun hükmünü, norm denetimi sıfatıyla
çalışan Anayasa Mahkemesinin (Genel Kurulun) önüne itiraz yoluyla taşıma
konusunda açık bir yetkisi var mıdır?
13. Bu bağlamda ilk olarak normlar hiyerarşisinde en
üstte yer alan Anayasa metnine bakmak gerekmektedir. Konumuzla ilgili yetkinin
dayanağı açıkça Anayasa’nın 152. maddesinde yer almaktadır. Bu madde, şartlar
gerçekleştiğinde tüm mahkemelere itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvurma
yetkisi tanır. Maddenin bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesi
için de geçerli olduğu ise izahtan varestedir. Aksi durumda bu biçimdeki temel
anayasal yetki Anayasa Mahkemesinden esirgenmiş olacaktır.
14. Nitekim bugüne kadar Anayasa Mahkemesi, bir diğer
önemli görevi olan siyasi parti kapatma davalarında önündeki davada uygulanacak
kanun hükmündeki Anayasa’ya aykırılıkların incelenmesini istediğinde dava
konusu kuralı norm denetimi sıfatıyla görev yapacak olan Anayasa Mahkemesine
taşımıştır. Geçmişte bunun çok sayıda örneği mevcuttur (bu yöndeki örnek bazı
kararlar için bkz.: AYM, E.1998/2, K.1998/1, 09/01/1998; E.2000/86, K.2000/50,
12/12/2000; E.2010/17, K.2010/112, 08/12/2010).
15. Benzer bir yaklaşımla Yüce Divan sıfatıyla
gerçekleştirdiği yargılamalarda da Anayasa Mahkemesi, önündeki ceza davasının
değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı
sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikteki kanun
hükümlerinde Anayasa’ya aykırılık görmesi durumunda aynı şekilde kuralı norm
denetimi yapacak olan Anayasa Mahkemesinin önüne taşıyabilir.
16. Dolayısıyla bu aşamada açıklığa kavuşturulması
gereken husus, Anayasa’nın 152. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen
şartların bireysel başvuru kapsamında inceleme yapan Anayasa Mahkemesinde
bulunup bulunmadığıdır.
17. Bu itibarla burada davada “uygulanacak kural”
hususunun, bireysel başvuru incelemesi yapan Anayasa Mahkemesi’nin itiraz
yolunu işletmesi usulü yönünden ele alınıp açıklanması gerekmektedir. Bilindiği
üzere Anayasa Mahkemesi, norm denetiminde itiraz başvurularının ilk
incelemesini gerçekleştirirken, “uygulanacak kural” ile kastedilenin davanın
değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı
sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte kurallar
olduğunu kabul etmektedir (Örnek olarak bkz.: AYM, E.2000/56, K.2000/28, 17/10/2000;
E.2013/14, K.2013/56, 10/4/2013; E.2015/76, K.2017/153, 15/11/2017, § 3; E. S.:
2018/8, K. S.: 2018/85, K.T.: 11/07/2018, § 2; E.2023/68, K.2024/190,
05/11/2024; E.2025/95, K.2025/92, 22/04/2025, § 2).
18. Yine ifade etmek gerekir ki Anayasa Mahkemesinin
bireysel başvuru incelemelerinde davaya bakan mahkeme olduğu, temel hak ve
özgürlüklerin ihlal edildiğinin tespit edilmesi ve bu ihlalin giderilmesi
noktasında bağlayıcı kararlar vermek suretiyle nihai hüküm tesis etmeye yetkili
bir mahkeme sıfatı taşıdığı, yargısal denetim yetkisini kullandığı, bu denetimi
yargısal usullerle gerçekleştirdiği ve bireysel başvuru yolunun bir hak arama
yolu olarak bir dava niteliği taşıdığı tartışmasız bir gerçektir.
19. Hal böyle olduğundan bireysel başvuruya konu uyuşmazlığın
çözümünde ihlale sebebiyet veren kanun hükmü bireysel başvuru incelemesi
sürecinde Anayasa Mahkemesi tarafından açıkça Anayasa’ya aykırı görülürse, norm
denetimi sıfatıyla bu konuda vereceği karara kadar Anayasa Mahkemesinin davayı
geri bırakma yetkisini kullanması pekala mümkündür.
20. Yukarıda da belirtildiği üzere bireysel başvuru
inceleme sürecinde Mahkemenin, ihlale yol açan kuralın denetimi için itiraz
yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurmasının açık Anayasal dayanağı, Anayasa'nın
152. maddesi hükmüdür.
21. Dolayısıyla, bu konuda Anayasa'da açık bir yetki
öngörülmüşken, bu yetkinin hukuksal dayanağı açısından 6216 sayılı Kanun'da
veya başka bir kanunda hüküm bulunup bulunmaması hiçbir önem taşımamaktadır.
Aksine, Anayasa’nın açık hükmüne rağmen 6216 sayılı Kanun’daki düzenlemelerden
hareketle bu yetkinin kullanılamayacağı şeklindeki görüş önemli bir Anayasa’ya
aykırılık teşkil edecektir.
22. Bu itibarla Anayasa’nın 152. maddesinin açık hükmü
karşısında bireysel başvuru incelemelerinin başlayacağı dönemde 6216 sayılı
Kanun’un hazırlık aşamasında bu yetkinin Anayasa Mahkemesine açıkça verilmesi
şeklindeki bir düşünceye rağmen daha sonra bundan vazgeçilmesinden hareketle
Anayasa Mahkemesinin bahse konu yetkiyi kullanamayacağı biçimindeki görüşe de
katılmak mümkün değildir. Zira bu biçimdeki görüş hem kamu hukukunda yetki ile
ilgili yukarıda yer verilen temel ilkeler hem de normlar hiyerarşisi gereği
Anayasa’nın 152. maddesine aykırı bir kanun çıkarılamayacağı gerçeği karşısında
hukuken savunulamaz.
23. Ek olarak, buradaki yetki konusunu, Anayasa
Mahkemesinin siyasi sistem içerisinde bir “anayasal organ” olması yönünü de göz
önünde tutarak ele almak gerekir. Zira, Anayasa Mahkemesi, gerçekleştirdiği
denetimin önemine binaen bir “anayasal organ” olarak öngörülmüş olup bu
minvalde Mahkemenin yetkilerinin dayanağı noktasında Anayasa hükümlerinin çok
daha farklı bir değeri ve konumu bulunmaktadır.
24. Nitekim Anayasa Mahkemesinin anayasal organ sıfatını
vurguladığım bir karşıoyumdaki açıklamalarım, Anayasa'nın 152. maddesinin
bireysel başvuru incelemelerinde, ihlale neden olan kuralın Anayasa'ya
aykırılığı durumunda temel bir pozitif dayanak işlevi görmesi gerektiği
görüşünü güçlü bir biçimde desteklemektedir. Bu nedenle bahse konu karşıoydaki
ilgili kısımlara aşağıda aynen yer vermek uygun olacaktır:
“Anayasa kurallarında da görüldüğü üzere Anayasa
Koyucunun yargı erki içerisinde Anayasa Mahkemesine yönelik bu yaklaşımı,
devletin yasama ve yürütme erklerini oluşturan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve
Cumhurbaşkanlığı gibi Anayasa Mahkemesini de bir ‘anayasal organ’ şeklinde
öngördüğünü ortaya koymaktadır. Bunun içindir ki Türkiye Büyük Millet Meclisi
ve Cumhurbaşkanlığı gibi bir anayasal organ olmasından hareketle Anayasa
Mahkemesinin oluşumu, görev ve yetkileri, sahip olduğu güvenceler ve çalışma
usulü Anayasa’da oldukça detaylı biçimde düzenlenmiştir.
Nitekim doktrinde de Anayasa Mahkemesinin yargı organının
bir parçası ve yüksek mahkeme niteliği taşımakla birlikte bir diğer özelliği
olarak bir ‘anayasal organ’ olduğuna özellikle vurgu yapılmakta olup
fonksiyonunun mahiyetinin Mahkemeye yargı içerisinde özel ve öncelikli bir
mevki verdiği ifade edilmektedir. Avrupa doktrininde de Anayasa Mahkemelerini
herhangi bir yüksek mahkeme değil, bir anayasal organ olarak görme eğilimi
mevcut olup, bu bağlamda somut örnek olarak Federal Alman Anayasa Mahkemesinin
aynı zamanda anayasal organ olduğu çok net biçimde ifade edilmektedir.
Anayasa Mahkemesinin anayasal organ olabilmesi için
sadece Anayasa’da zikredilmesi yeterli değildir. Mahkemenin bir anayasal organ
olarak kabul edilebilmesi için statüsü ve önemli yetkilerinin de Anayasa’da
düzenlenmiş olması gerekir. Yine bir anayasal organ olmanın iki önemli sonucu
olarak diğer anayasal organlar gibi Anayasa Mahkemesi de kendi içtüzüğünü
çıkarma yetkisine sahiptir ve diğer anayasal organlardan daha alt bir konumda
olmadığı gibi örgütlenme bakımından anayasal organlardan bağımsız konumdadır.
İşte bu nedenledir ki bir anayasal organ olması nedeniyle
Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, görev, yetki ve işleyişinin doğrudan Anayasa
tarafından ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş olmasının bir sebebi vardır.
Anayasa’nın kendisine verdiği görev ve yetkilerin bir gereği olarak yasama
organını denetleyen Anayasa Mahkemesinin kuruluş ve işleyişinin yasama
organının takdirine bırakılmamasıyla anayasa yargısının anlamının zayıflaması
önlenmiştir.
Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, üyelerinin statüsü, görev
ve yetkileri, denetim yolları ve kapsamı, kararlarının özellikleri ve çalışma
ve yargılama usullerinin Anayasa’da detaylı biçimde belirlenmiş olması
nedeniyle bu konularda ayrıntı ile ilgili kanun koyucuya sadece sınırlı bir
düzenleme yetkisi tanınmış olduğu görülmektedir. Bu durumun yukarıda da ifade
edilmeye çalışıldığı üzere Anayasa Mahkemesinin yasama organını denetlemesinden
kaynaklandığı açıktır. Zira denetleyen organın hukuki statüsü ile görev ve
yetkilerini belirleme yetkisinin denetlenen organa bırakılması mümkün olamaz1.
Bunun içindir ki Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yargılama
usullerini düzenleyen 6216 sayılı Kanun önemli ölçüde Anayasa tarafından
getirilen ayrıntılı Anayasal hükümleri açıklayıp tekrar etmektedir. Bu durum
diğer yüksek mahkemelere kıyasla Anayasa Mahkemesinin konumu açısından oldukça
önemli bir anayasal güvence olarak görülmektedir2. Anayasa Mahkemesinin oluşumu, görev ve yetkileri ve
çalışma usulü ve benzeri konuların ayrıntılı biçimde Anayasa’da düzenlenmesi
nedeniyle yapısında veya görevlerinde bir değişiklik yapılabilmesi ancak bu
konudaki bir Anayasa değişikliği ile mümkün hale gelebilecektir3.” (Bkz.: “AYM,
E.2023/104, K.2023/177, K.T.: 11/10/2023” künyeli kararda Yusuf Şevki
Hakyemez’in karşıoyu: §§ 24-29).
25. Yukarıda sıralananlar bağlamında, bir anayasal organ
olması hususu da dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesinin görevinin ifası
noktasında sahip olduğu yetkilerle ilgili olarak asıl bakılması gereken yerin
Anayasa hükümleri olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında
6216 sayılı Kanun’da bahse konu yetkinin açıkça verilmemiş olmasının bu
yetkinin varlığı ile ilgili değerlendirmelerde hiçbir hukuki değeri
bulunmamaktadır.
26. Zira bir anayasal organ olarak Anayasa Mahkemesinin
yetkileri ile ilgili asıl bakılması gereken hukuki düzlem Anayasa’dır.
Anayasa’nın 152. maddesi, bu yönü ile siyasi parti kapatma davaları ve Yüce
Divan sıfatıyla bakılan davalarda olduğu gibi bireysel başvuru incelemelerinde
de Anayasa Mahkemesine davaya bakmakta olan mahkeme sıfatı ile önündeki
uyuşmazlığa uygulanacak somut kanun hükmünü itiraz yolu ile norm denetimi
sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesinin önüne taşıma yetkisini vermektedir.
27. Bununla birlikte, giderim yönünden bu şekilde bir
görüş savunulduğunda hemen akla benzer başvurularda, Anayasa Mahkemesinin
-bugüne kadar benim de katıldığım şekilde- ihlalin dayanağı olan kanun hükmü
ile ilgili olarak ya Türkiye Büyük Millet Meclisine çağrıda bulunması (örnek
bazı kararlar için bkz.: Y.T. [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019; Bedrettin
Morina [GK], B. No: 2017/40089, 5/3/2020; Sabri Uhrağ [GK], B. No: 2017/34596,
29/12/2020; Muammer Bulut [GK], B. No: 2020/9066, 21/11/2024; Caner Şafak [GK],
B. No: 2024/41763, 8/7/2025) ya da derece mahkemelerinden Anayasa’nın 152.
maddesindeki itiraz yolu aracılığı ile kuralı Anayasa Mahkemesinin önüne
getirme yolunu devreye sokmalarını istemesi gelmektedir (örnek bazı kararlar
için bkz.: (Hulusi Yılmaz [GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022; Kemtaş Tekstil
İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. [GK], B. No: 2020/22192, 17/5/2023; Mohamma Salem
Pashto ve Nazı Salem [GK], B. No: 2019/26339, 17/5/2023; Meryem Boyacıoğlu [1.
B.], B. No: 2020/9020, 13/3/2025).
28. Bireysel başvuru incelemelerinde ihlalin bizzat
uyuşmazlığın esasını çözecek olan kanun hükmünden kaynaklanması durumunda
Anayasa Mahkemesinin kullandığı bu iki yol da yasama organında ve derece
mahkemelerinde belli ölçüde karşılık bulmuş ve bu şekilde ihlale sebebiyet
veren kanun hükmü ya yapılan çağrı üzerine yasama organı tarafından kaldırılmış
veya Anayasa’ya uygun hale getirilmiş ya da itiraz yolu ile derece
mahkemelerince Anayasa Mahkemesinin önüne getirildiğinde iptal edilmiştir.
29. Bununla birlikte, ihlal kararının giderim kısmında
Anayasa Mahkemesince her iki seçeneğe de yer verilmiş olmasına rağmen, yine de
ihlale sebebiyet veren somut kanun hükmünün yasama organı tarafından
kaldırılmaması veya itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesinin önüne getirilmemesi
durumu söz konusu olabilmektedir (İhlal kararında her iki yol dile
getirilmesine rağmen 31.07.2025 tarihine kadar bu çağrılardan olumlu sonuç
alınamayan örnek bazı kararlar için bkz.: Mohamma Salem Pashto ve Nazı Salem
[GK], B. No: 2019/26339, 17/5/2023; Fikret Aslan [GK], B. No: 2019/41241,
25/2/2025). Böyle bir durumda ise Anayasa Mahkemesinin insan haklarını koruma
noktasındaki olumlu gayreti sonuçsuz kalabilmektedir.
30. Oysa, bireysel başvuru mekanizması ancak farklı
paydaşların her birinin insan hakları ihlallerini giderme sorumluluğunu etkin
biçimde kabul etmesi ve bu konuda kendilerinden beklenen performansı
sergilemesi halinde işlerlik kazanacak bir sistemdir. Bu düzeydeki bir uygulama
birliğinin varlığı halinde ancak bireysel başvurudan amaçlanan sonuç elde
edilebilir.
31. İşte bu çerçevede Anayasa Mahkemesinin ihlalin
kanundan kaynaklandığını tespit etmesi durumunda; bu keyfiyeti yasama organına
bildirdiğinde yasama organının ihlale sebebiyet veren hükme ilişkin yapması
gerekenleri bir an evvel yapması; benzer şekilde derece mahkemelerinin ihlale
sebebiyet veren kanun hükmünü itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine taşıması
gerekmektedir.
32. Zira, bireysel başvuru bir hak arama yolu olarak işin
merkezine Anayasa Mahkemesini koymakla birlikte, bu hak arama yolundan
istenilen olumlu sonuçların elde edilebilmesi için kamusal yetki kullanan tüm
kişi ve kurumların hak ihlallerine sebebiyet vermeyen bir yaklaşımla
görevlerini yerine getirmeye özen göstermeleri fevkalade önem arz etmektedir.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemelere ve yasama organına
ihlallerin ortadan kaldırılması noktasında oldukça önemli görev ve
sorumluluklar yüklenmiş durumdadır.
33. Nitekim, Anayasa'nın Başlangıç kısmında belirtildiği
gibi, kuvvetler ayrılığı devlet organları arasında bir üstünlük sıralaması
değil, yetki ve görevlerin kullanımıyla sınırlı medeni bir işbölümü ve
işbirliğidir. Bireysel başvuru sistemi de kamusal yetki kullanan tüm kişi,
kurum ve kuruluşların bu işbirliği yaklaşımını sergilemesini gerektirmektedir.
34. Bununla birlikte, bireysel başvuru incelemelerinde
ihlalin doğrudan kanun hükmünden kaynaklanması halinde, yasama organı ve derece
mahkemeleri kendilerinden beklenen katkıyı sunmadığında, devreye artık
kaçınılmaz olarak, benim giderim yönünden bu karşıoyda önerdiğim çözüm yolu
sokulmalıdır.
35. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin, ihlale sebebiyet
veren kanun hükmünü itiraz yoluyla kendi önüne taşıması yolu çözüm olarak
gündeme gelecektir. İfade etmek gerekir ki bu yöntemin “kendi kendine başvuru”
biçiminde görülmesi doğru değildir; zira Anayasa’nın 152. maddesi, mahkeme
sıfatını haiz tüm yargı organlarına bu yetkiyi tanımıştır. Bireysel başvuruda
da Anayasa Mahkemesi aynı sıfatı taşımaktadır.
36. Aksi durumda ihlali giderme noktasında yasama
organının kuralı kaldırma veya değiştirme ya da derece mahkemelerinin itiraz
yolunu devreye sokma şeklindeki inisiyatiflerini beklemek gerekecektir.
Nitekim, gelinen aşama itibariyle, daha önce verilen kimi ihlal kararları
bağlamında, mahkemeler ve yasama organının kendilerinden bekleneni tam
anlamıyla yapmadığı da gözlemlendiğinden, ihlale yol açan kanun hükmünün bizzat
Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenip iptal edilmesi gibi daha etkili bir
giderim yolunun uygulanması artık zorunluluk halini almıştır. Bu durum bireysel
başvurudaki etkin hukuki korumanın tesisi ve ihlale sebebiyet veren kanun
hükmündeki Anayasa’ya aykırılığın giderilebilmesi bakımından gereklidir.
37. Bu kapsamda, bireysel başvuru incelemelerinde bugüne
dek ihlalin kanundan kaynaklanması durumunda belirtilen giderim yollarının ne
ölçüde etkili olduğunu anlayabilmek için, bu konudaki istatistikleri kısaca
incelemekte fayda vardır.
38. Anayasa Mahkemesi ihlalin kanun hükmünden
kaynaklanması nedeniyle ilk olarak 30/5/2019 tarihinde yasama organına çağrıda
bulunmuştur. Bu karardan iki buçuk yıl sonra 1/12/2022 tarihinde ise Anayasa
Mahkemesince derece mahkemelerine Anayasa’nın 152. maddesi gereğince itiraz
yolunun çalıştırılması yolu gösterilmeye başlanmıştır.
39. Anayasa Mahkemesi ilk olarak Y.T. kararında (bkz.:
Y.T. [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019) ihlalin kanundan kaynaklandığı
gerekçesiyle 6458 sayılı Kanun'un 53. maddesinin (3) numaralı fıkrasında
değişiklik yapılması hususundaki keyfîyetin yasama organına bildirilmesine
karar vermiştir. Bahse konu ilk çağrı kararından 31.07.2025 tarihine kadar
toplam 25 ihlal kararında yasama organına bu şekilde çağrıda bulunulmuştur.
Yasama organı ise bu çağrılardan sonra sadece dört tanesinde ihlale sebebiyet
veren kanun hükümlerinde değişiklik yapmıştır.
40. İhlalin kanundan kaynaklandığı durumlarda Anayasa
Mahkemesi ihlalin giderimi bağlamında Hulusi Yılmaz kararıyla (Hulusi Yılmaz
[GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022) birlikte artık ihlale sebebiyet veren ve
Anayasa’ya aykırı olan kanun hükmünün iptali için Anayasa'nın 152. maddesi
uyarınca Anayasa Mahkemesine başvurulmasının başvuruya konu olayın koşulları
dikkate alındığında daha doğru bir yol olarak ortaya çıkmakta olduğuna işaret
etmeye başlamıştır. Böylece Anayasa Mahkemesi artık ihlalin gideriminin bu
şekilde sağlanabileceğini belirterek yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı derece
mahkemelerine gönderirken, aynı zamanda bu mahkemelerden somut norm denetimi
yolu ile ihlale sebebiyet veren kanun hükmünü Anayasa Mahkemesinin önüne
getirmelerini beklemektedir. 01/12/2022 tarihinden 31.07.2025 tarihine kadar
toplam 13 kararda ihlale sebebiyet veren sekiz kurala ilişkin Anayasa’nın 152.
maddesi yolu derece mahkemelerine önerilmiş olup, sadece beş kurala ilişkin
somut norm denetimi başvurusu Anayasa Mahkemesine yapılmıştır.
41. Yukarıda yer verilen istatistiki verilerde de
görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesinin bugüne kadarki karar pratiği göz önüne
alındığında, yasama organına yapılan çağrıların fevkalade sınırlı bir kısmında
kanun değişikliğine gidildiği; derece mahkemelerine önerilen somut norm
denetimi başvurularının ise kısmen gerçekleştirildiği görülmektedir.
42. Gelinen bu aşamada artık Anayasa Mahkemesinin
kendisinin bireysel başvuru incelemesi sürecinde itiraz yolunu çalıştırmasının
daha isabetli olacağı kanaatinde olduğum için, eldeki dosyada giderim yönünden
çoğunluğun ulaştığı “Kararın bir örneğinin ifade özgürlüğünün ihlalinin
sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Düzce
İnfaz Hâkimliğine gönderilmesi” şeklindeki sonuca katılmamaktayım.
43. Sonuç olarak, bireysel başvuru sisteminin etkili bir
hak arama yolu olarak devam edebilmesi için, Anayasa Mahkemesinin ihlalin
kanundan kaynaklandığı durumlarda Anayasa’nın 152. maddesi kapsamında itiraz
yolunu bizzat işletmesi zorunluluk halini almıştır.
44. Dolayısıyla ihlalin giderimi yönünden eldeki bireysel
başvuruda ihlale sebebiyet veren kanun hükmü için itiraz yolunun çalıştırılması
gerektiği gerekçesiyle bu dosyada giderim yönünden çoğunluğun ulaştığı sonuca
katılmamaktayım.